3 Ekim 2011 Pazartesi

İznik'te Günbatımı...

Mekan: Cumartesi akşamı 16:00 gibi yola koyulduğumuzda amacımız İznik'in tarihi güzelliklerini keşfetmekti. Ancak yola çıkmak için çok geç bir saat seçtiğimizden ancak günbatımına doğru İznik'e varabildik. Gölkapı yazılı tabeladan içeriye doğru girdiğimizde bizi enfes bir günbatımı manzarası karşıladı. Hemen yakınımızdaki ufak kayalık iskeleye doğru ilerledik ve balıkçı amcaların yanına sohbet etmeye yanaştık. Göldeki Yayın ve Sazan balıklarının durumuyla ilgili bilgi aldıktan sonra daha şaşırtıcı birşey öğrendik. Meğer bu günbatımı dünyanın en güzel 5. günbatımı manzarasıymış. Vikipedi de balıkçı amcayı doğruluyor.

Yemek: Tekirdağ Şarköy-Mürefte yakınında üretilen üzümlerden elde edilen bir kırmızı şarap türü Mursallı Şarabı. Beyaz peynir ve biraz mezeyle çok keyifli bir şekilde bitirdik. Mursallı Şarabıyla ilgili enteresan bir bilgi de burada.

Bu gezide bana sevgili Huri eşlik etti. Nikon kamerasıyla güzel enstantaneler yakaladığımız gibi yolculuk birlikte oldukça eğlenceli geçti.

26 Eylül 2010 Pazar

Yeniden Merhaba!

Yazacak oldukça çok şey var deyip şimdilik kaçak yapıyorum. Ama düzenli olarak yazmaya kaldığım yerden devam edeceğim. Haydi sağlıcakla kalın..

17 Şubat 2010 Çarşamba

Call of Duty : 22 Şubat 2010

Vatani hizmetimi yapmak ve görevimi sürdürmek amacıyla başlayacak Sutasak eğitimi nedeniyle 6 ay boyunca Piyade Okulu Tuzla/İstanbul'da bulunacağım. Fırsat buldukça orada yaşadıklarımla ilgili birkaç şey yazmayı düşünüyorum. Herkesi çok özleyeceğim. Tekrar görüşmek üzere.. Uygun adım..

27 Ocak 2010 Çarşamba

18 - 26 Ocak 2010 - Benim De Söyleyeceklerim Var..


Tam 26 sene oldu.. 1984 yılının 26 Ocağı'nda tahminen oldukça soğuk bir kış gecesi saatlerin 23:00'ü gösterdiği devlet hastanesinde,yarı mor yarı kırmızı tenli, az da olsa sarı saçlı, mavi-yeşil gözlü 4 kilo ağırlığında bildiğin tombalak bir yaratığın (ablamın tarifi) gün yüzüne çıkmasının üzerinden geçen tam 26 sene..

Ölesiye top oynamalı, sarelle ekmekli, şekerli yoğurtlu, oyuncu kartlı, tasolu, Ninja Turtleslı, Transformerslı,Edili Büdülü mükemmel bir çocukluk geçirdim.

Memur çocuğu olmanın en büyük avantajı evin gündüzleri boş olması, televizyonun hep bana kalmasıydı o dönemler. Bir de öğlen arası kurum yemeği yemek, kadın budu köfteli,pilavlı. Çocuk dediğin alabildiğine salak olmalı, kafasını gözünü yarmalı oradan oraya koşmalıdır bana göre. Çocukluk arkadaşlarımın hepsi böyle dangalak ama bir o kadar da mükemmel insanlardı. En büyük teknoloji atariydi. Misafirler gelir yatıya kalırdı. Komşular akşam davet edilir oturmaya gidilir gelinirdi. Bir tane yaramaz çocuk illaki vardı. Senin oyuncağını kırar oyununu bozardı. Ama o da candı. O da olmalıydı.

Top bitti birden bire okul başladı. Oku oku hiç bitmedi. Ölene kadar da bitmeyecek muhtemelen.5 sene İlkokul yeterliydi bana göre ne gerek vardı. Neyse 7 sene de bir Anadolu Lisesi hayatım oldu. Kulaklardan fışkıran ergenlik, milyonlarca sınav, dersleri asıp orada burada içmek, cafede kızlarla buluşmak, flirt gibi şeyler, çok sevmek, sonra ayrılmak, çok sinirlenmek, yine içmek, o sırada Öss falan. Bir üniversiteye de gidilmesi gerekiyormuş. Farklı bir şehir,farklı bir ortam lazımmış.

E ben zaten kafama göre gezip eğlenebiliyodum, üniversiteye ne gerek vardı ki? Neyse kazandık gittik falan aa bi baktım ki ortam cidden süper. Okumasan da oluyo. Son gece çalışıyosun falan, okul uzuyo olsun sen gidiyosun gezip eğleniyosun gayet mükkemmel. Yine iç gıdıklanmaları, duygusal yakınlaşmalar, tatlı tatlı buluşmalar..

Eee dersler ne olacak? Amaan elbet olacak. Barlar,konserler,farklı şehirlerden farklı insanlar, onlara gitmeler gelmeler.. En nihayetinde mezun olmalar, onca seneni geçirdiğin dostlarını birkez daha terkedip evine dönmek zorunda olmalar..

Şimdi bambaşka bir macera bekliyor beni 22 Şubat'ta başlayacak ve bilmiyorum ne zaman bitecek. Haritasını yanına almamış Hügo gibiyim.

Fakat şu da var ki ne yaparsam yapayım çok sevdiğim ailemin, iyi kötü benimle güzel zamanlarımı paylaşmış, zor zamanlarıma ortak olmuş arkadaşlarımın, eski aşklarımın, can dostlarımın hep arkamda ve yanımda olduğunu biliyorum. Nasıl mı biliyorum? Ee o da bana kalsın.

20 Ocak 2010 Çarşamba

17-19 Ocak 2010 - Twist Ending Movies!

- Bu hafta havanın soğuk ve kar yağışlı olması nedeniyle zamanımın çoğunu evde geçirdim. Ligler başlamadığından, televizyonda da Geniş Aile dizisi dışında izlenecek kayda değer pek bişey bulamadığımdan bilgisayar oyunlarına sarmış durumdaydım. (Ezel de fena değil gibi ama baştan izlemem gerekiyor sanırım, flashbackler de olmasa diziyi kesinlikle yakalayamam) Diablo 2 LoD ve CoD 2'nin de sonuna geldiğim için bir süre oyunlara ara verip kendimi film izlemeye yönelttim.

- Şu sıralar vizyonda hep yakın tarz filmler gösteriliyor. Avatar bu konuda çıtayı biraz aşmış durumda ki o da 3D görselliği ile bunu başarabiliyor bana kalırsa. Yoksa konu yine bildiğimiz, aşina olduğumuz bir konu. Lise yıllarında teen slasher filmlerini (gençlik korku filmleri, örneğin "I Know What You Did Last Summer", "Scream" gibi) çok sever, koşa koşa sinemaya gidip mısırımı alıp koltuğuma kurulurdum. Yaşın verdiği olgunluk hissi olsa gerek bu tip filmler artık ilgimi çekmiyor. Western türü, duygusal, drama, romantik komedi gibi filmleri de çok keyifli olmadığım sürece dvd'ye koyup izleyesim gelmiyor. Ancak sonu hiç beklenmedik şekilde biten filmleri (twist ending in movies) en kötü zamanımda bile oturur izlerim. Film 3 saat bile olsa bile, o 5 dakikalık şaşkınlık halinden aldığım hazzı 10 tane filmi izlesem alamıyorum. Bu tip filmlere en güzel örnek "Testere" serisi gösterilebilir. M. Night Shyamalan filmlerinin de öyle olduğu biliniyor fakat ne yalan söyleyeyim 6. His dışında hiçbir filminden hoşlanmadığımı rahatlıkla söyleyebilirim.

- Bu hafta sonu bu şekilde biten 3 filmi ard arda izledim. Sonuç damağımda kalan azıcık bir tad oldu. Sırayla 3'ünden de biraz bahsedeyim.

Dikkat!! Eğer aşağıdaki filmleri izlemediyseniz bu yazıyı şimdi terketmeniz gerekiyor. Alkislarlayasiyorum.com'u açın eğlenceli bir gün geçirin. İzlediyseniz şöyle buyurun.

1. The Game: Evet biliyorum eski bir film belki televizyonda da birçok defa yayınlandı ama ben otobüste orada burada izlemekten bir türlü filmin tamamına konsantre olamadım. Bir David Fincher filmi olduğundan oturduğum koltuğa daha bir sıkı yapıştım. (Seven ve Fight Club gibi über şahane filmlerin yönetmeni) Film kesinlikle çok sürükleyici ama bu tip filmleri benim gibi çokca izleyenler için çok sürpriz bir sonu yoktu açıkcası. Birçok kişi "olur mu yaa nasıl tahmin ettin ben şok olmuştum" diyebilir. Ama filmdeki bazı tutarsızlıklar olan biten herşeyin bir oyundan ibaret olduğunun  mesajının verileceğini hissetiriyor. Aksi olsaydı filmin sonunun doğaüstü birşeylerle bitmesi gerekirdi. Nicholas Van Orton'a bir oyun oynanması için gerekli herşey vardı. Eşinden boşanmış, yanlız yaşayan başarılı bir yatırımcı. Üzücü bir aile geçmişi. Bunları unutturmasını sağlayan para ve şöhret. Bir ara sanırım bu adama bir ders verecekler sonunda da al sana oyun diyecekler hissi uyandırsa da Meksika'da mezarlığa koyulup ordan çıkıp gelmesi artık tamam bu işte bir bit yeniği var hissini uyandırdı bende. Yoksa dediğim gibi film Kill Bill'e dönecekti. (Puan: 8/10)



2. Jacob's Ladder: Bu filmden birçok kişinin haberinin olduğunu zannetmiyorum. 1990 yapımı filmin başrolünde imdb.com'un 1. sırasında bulunan The Shawshank Redemption nam-ı diğer Esaretin Bedeli'nin (ki bu film de twist endinglerin şahbabasıdır) baş aktörü Tim Robbins'in filmi. 9 Buçuk Hafta ve Lolita filmlerinin yönetmeni Adrian Lyne, Jacob Singer adında, Vietnam gazisi olan ve yaralandıktan sonra olan biten hiçbirşeyi hatırlayamayan bir adamın hikayesini anlatıyor. Konu hakkında ipucu vermek istemiyorum. Gerçekten enteresan bir film. Bana biraz J-Lo'nun oynadığı The Cell filmini andırsa da konu olarak bambaşka bir film olmuş. Yönetmenlik açısından bence çok başarılı bir film. Diğer filmlerini de yarım yamalak izlemiştim ama bu filmi kesinlikle aklımda yer edecek. Ertesi gün uzun süre aklımdan çıkmadı diyebilirim. Not: Yakub'un Merdiveni Tevrat'ın Yaradılış kısmında anlatılan Cennet'e uzandığı söylenen merdivenmiş. Detaylı bilgi için buraya ve şuraya bakmanızı tavsiye ederim. Dini göndermeli Thriller filmlere daima bayılmışımdır. Türk yönetmen olsam mutlaka böyle bir film çekerdim. Tabi ne kadar izin verilirdi orası tartışılır. (Puan:8.5/10)


3. Primal Fear: Film sonunda çok sağlam bir mesaj veriyor. "İki yüzlü bir adam eninde sonunda hangi yüzün gerçek olduğunu unutur." Tamam mesaj şahane ama bunu daha filmin başında verirsen sonunu da anlatmış olursun. Çok akıcı olmasa da ilgi çekici bir hikaye. 12 Angry Men tarzı avukatların kendilerini, ahlaki kuralları sorgulayışı falan şahane. Ama gerisi? Richard Gere'ın romantik komedilerinden birindeymişim gibi hissettim bir ara. Edward Nortan'ın ilk filmi olmasına inanmak oldukça güç tabi. Başarılı bir oyunculuk ama hemen Usual Suspects'i hatırlıyoruz. (Kevin Spacey vs Edward Nortan). Nedenini filmi izlediğiniz için anlatmıyorum. Başta uyarmıştım. Pazar akşamı evde bir güzel uzanıp portakal suyu ve patlamış mısır alarak izlenebilecek bir film. Ama sağlam bir twist ending değil baştan uyarayım. Not: Filmde Lost'tan tanıdığımız şirin bir insan da var. Bilin bakalım kim? (Puan: 7/10)

Bakınız: http://www.ew.com/ew/article/0,,20206341,00.html

16 Ocak 2010 Cumartesi

10-16 Ocak 2010 - Öyle Bir Geçer Zaman Ki..

- Ne olup bittiğini anlamadan 15 gün geçip gidiverdi. Askerden ve okulundan gelen arkadaşlarımın olması ve akşamları sürekli dışarıda olmam, yapmayı planladığım bazı şeyleri aksatmama neden oldu. Sağlık olsun, onların canları saolsun. Blogla da çok ilgilenemedim açıkcası. Haftaya daha düzenli yazmaya çalışacağım. Görüşmek üzere..

11 Ocak 2010 Pazartesi

7-8-9-10 Ocak 2010 - Talih Kuşu Motoru Bozarsa..


- İkinci kez milli piyangoda ikramiye kazandım. Hem de bu defa son 4 rakamıyla. Para üstü olarak aldığım bilete isabet etti. Talih oyunlarında bu seneye kadar hiç şansım yaver gitmiyordu. Tamam bu sene gerçekten benim için güzel bir sene olacak bunu hissedebiliyorum ama bu kadarına da pes dedim. Bakalım bu şansım nereye kadar sürecek, çekirge nereye kadar sıçrayacak.

- Ekşi sözlüğe giriş yapmaya karar verdim. Ama henüz hangi nicki kullanacağıma karar veremediğimden kayıt olamıyorum. Fikri olan olursa faydalanmaya hazırım.

- İnternetten türkçe müzik dinlerken fizy.com, yabancı müzik dinlerken grooveshark.com. Şiddetle tavsiye olunur.

- Bu hafta içinde Edirne'de yaşanan olayları hiç tasvip etmiyorum. Bu tip şeylerin Trakya'da yaşanması gerçekten üzücü. Fikirler,düşünceler ne olursa olsun orantısız kaba kuvvet, şiddet asla çözüm değildir.

- Tvshopping kanalları ile aram hiç iyi değildir. "1000 TL'den 100 TL'ye düştü hemen alın, kapışın bitiyor" diye insanları galyana getirdikten sonra aslında maliyeti 20 TL olan ürünü 80 TL'ya yani %300 karla peynir ekmek gibi satıyorlar. Bu gece bizimkilerin de bu oltaya geldiklerini görünce üzüldüm ama yatak takımının o fiyata dışarıda olamayacağına o kadar inanmışlardı ki sms ile sipariş vermelerine yardımcı olmak zorunda kaldım. Ah yalancı medya ahh!

- Call Of Duty - United Offensive'e başlıyorum. Bu arada CoD 1'deki Stalingrad muharebesini oynadıktan sonra Alper'in tavsiyesiyle Vasili'yi Jude Law'ın oynadığı "Enemy at the Gates" filmini izledim. Resmen şoka uğradım. Filmdeki sahnelerin aynısını birebir oyuna uyarlamışlar. Muazzam olmuş. Film de başırılı bir film. Tavsiye olunur. Ama önce 2. Dünya Savaşı, Vasili Zaitsev ve Stalingrad Savaşı hakkında bilgi edinmenizi öneririm.

- Burcum Kova, Yükselenim Terazi. Birkaç sitede teyit ettirdikten sonra sonunda öğrendim. Kişiliğime ne kadar etki etmiştir tam olarak bilemiyorum ama sonuç bu.

- Yahşi Batı'yı hala izleyemedim. Zaman geçtikçe beklentim artıyor. O yüzden sanki filmden keyif alamayacakmışım gibi hissediyorum.